İslâm-Batı ilişkilerinde geldiğimiz yer

07 Şubat 2018 Çarşamba, 11:04

Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın geniş hacimli son kitabı, ancak ciddi emek ve büyük birikim sonucunda ortaya çıkabilecek bir eserdir. (Ben, Öteki ve Ötesi, İnsan Yayınları, 2016.) Kitapta İslâm - Batı ilişkileri, ilk temastan günümüze kadar ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Birbirine uzak gibi görünen sayısız konu, bir bütünün parçası olup çıkıyor. Dinî tartışmalar, kanlı savaşlar ve nihayetinde gelinen yer.

İslâm âlemi ile Batı dünyası arasındaki askerî, siyasî ve iktisadî farkın Müslümanlar aleyhine açılması, esas kırılmanın yaşandığı noktadır. “Neden geri kaldık” sorusu da buradan başlamaktadır. Yazımıza İbrahim Kalın’ın önemli ve yeni bir tespitiyle başlayalım: “İslâm toplumlarının Avrupa’daki bazı yeniliklere direndiğini; sekülarizm, pozitivizm, milliyetçilik, sömürgecilik, ucuz iş gücü, kapitalizm ve kıtalar arası köle ticareti gibi inanç ve uygulamaların toplumsal dokuyu bozacağına ve faydadan çok zarar getireceğine inandıklarını söyleyebiliriz.” (Sayfa 356) Bu duruma veya duruşa, ‘onlar gibi olmamaya direnmek’ diyebiliriz.

Başa dönelim ve kitabın girişinden yapacağımız bir iktibasla, iki uzak sayfayı yakınlaştıralım: “Modern zamanlar, İslâm dünyasında önemli kırılmalara yol açtı. Toprakları işgal edilen, onurlu ve özgür vatandaşları köleleştirilen, tarihi ve medeniyeti geri ve anlamsız bir kültür olarak reddedilen İslâm dünyası, moderniteye belli tepkiler vermek zorundaydı.” (22) Burada kısa bir süre için 2013 yılında yayınlanan Akıl ve Erdem’e uğramak zorundayız: “Son iki asırdır Müslümanları sarmış olan yerinden yurdundan edilmişlik ve yabancılaşma duygusu, modern dünyaya karşı hayal kırıklığı hissini körüklemeye devam ediyor.” (Küre Yayınları, Sayfa 229.) İbrahim Kalın’ın uzun süredir bu konu üstünde çalıştığını, düşündüğünü görüyoruz.

Müslümanların ötekileştirilmesi, modern dünyanın ve zamanların dışına itilmeye çalışılması yeni bir şey değil. Fakat gelinen yer, İslâm coğrafyasını kan gölüne ve geniş bir operasyon sahasına dönüştürdü. Batı dünyasının her türlü insanî duygudan uzak saldırılarının altında ne var? Hakka ve hakikate aykırı bu adımları hangi bahanenin arkasına sığınıp da atıyorlar? Bu nasıl bir projedir?

İbrahim Kalın, yazımıza konu ettiğimiz eserinde, bu ve benzeri soruların da peşine düşüyor. Daha ilk sayfalarda, adeta tehlikenin boyutlarını haber veriyor: “Soğuk Savaş’ın ardından İslâm, giderek bir güvenlik sorunu olarak kurgulanmış ve ‘İslâm tehdidi’ uluslararası ilişkilerden göçmen yasalarına kadar her alanda kullanılan elverişli bir siyaset aracı haline getirilmiştir.” (15)

Cümleyi okur okumaz ‘kurgu’ kelimesini işaretlemiştim. Bu hamleyi kurgulayanlar, gerekçeleri de özenle hazırlamışlardı. Lazım olan ortak dil, siyasetten medyaya kadar oluşturulmuştu. Medya deyip geçmemek gerekiyor. Kamuoyunu ikna eden ve edecek olan odur. Doğruluğu şüpheli anketler, algı yönetimleri, yanlı ve yanlış haberler. Sonuç: “Avrupalı ve Amerikalıların büyük çoğunluğu ‘İslâmî köktenciliği son derece önemli bir tehdit’ olarak algılıyor.” (412)

Batı medyasına hâkim olan dili hatırlatmakta ayrıca fayda görüyoruz. İbrahim Kalın’ın verdiği örnekler gerçekten etkileyici. Özetle: Aynı kabahati Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi işlerse eğer, sadece bir tanesi ‘terörist’ ilân ediliyor, inancı sorgulanıyor, dini zan altında bırakılıyor, birtakım çirkin klişeler derhal dolaşıma sokuluyor. Diğer ikisi ise psikolojik sorunlu, aşırı sağcı vs oluyor. Meselenin ciddiyetini anlayabilmemiz için yeniden kitaba dönelim: “Medyada Müslümanlarla ilgili olayların tek taraflı ve genellikle sorumsuz bir şekilde verilmesi, İslâmofobik söylem ve eylemleri beslemektedir.” (449)

YENİ BİR IRKÇILIK TÜRÜ

Batı dünyasının Müslümanlara karşı hasmane tutumu, ayrımcı ve dışlayıcı tavrı, hayatın birçok anında ve alanında rahatlıkla görülebilir. Şiddeti İslâm dininin bir parçası gibi görme ve gösterme çabaları, güya bundan korumak için alınan önlemler, yeni bir ırkçılık türünü de doğurmuştur: “Bir grup insanı ve onların inanç, kültür ve etnik kökenlerini hedef aldığı için İslâmofobi, bir ırkçılık türü haline gelmiştir.” (450)

Bu düşmanlık ve korkuyu besleyenlere göre, Müslümanlar demokrasinin ve dünya barışının önündeki neredeyse en büyük engeldir. Cezayir seçimlerine yapılan askerî müdahaleye “demokrasiyi korumak” adına sahip çıkmışlardır mesela. Mısır’da gerçekleşen darbe ise acı bir örnek olarak tazeliğini koruyor.

Ben, Öteki ve Ötesi’nin hayatî bölümlerinden biri de ‘terör’ bahsi olmuş. Yazımızın özünü de zaten bu konu oluşturuyor. İbrahim Kalın, meselenin tarihsel köklerine inmekle beraber, 2001 yılını milat olarak kabul ediyor: “11 Eylül hadiseleriyle beraber İslâm sistematik bir şekilde terörizmle özdeşleştirilmeye başlanmış ve Müslümanlar potansiyel terörist olarak resmedilmiştir.” (416) Onların ifadesiyle; önce aşırı dinciler, radikaller, siyasal İslâmcılar ve sonra hepimiz.

Bugün İslâm ümmetinin karşılaştığı en büyük tehdit, vatan savunmasının bile ‘terör suçu’ kapmasına alınabilmesidir. Herhangi bir emperyalist projeye veya adaletsizliğe karşı çıktığınızda, sizi nasıl bir akıbetin beklediğini bilemezsiniz.

Terörle mücadele adı altında, her türlü işgal, müdahale ve kanunsuzluk meşru hale getirilmektedir. Terör, kullanışlı bir nesneye, kavrama dönüşmüştür artık. Dünya tarihinde eşine rastlanmayan ve tamamen niyet okumaya yönelik ‘önleyici saldırıları’ düşünelim. İsteyen istediği yere. Peki, hayatını kaybeden milyonlarca insanın, yurdundan edilenlerin ve tahammül sınırını çoktan aşan haksızlıkların hesabını kim soracak, kimler verecek? Aklıma gelen tek şey, Said Halim Paşa’nın şu satırları oluyor: “İnsaf ve uzak görüşlülükten iyice mahrum olduklarını ispat eden bu istilâcılar, Müslümanlara reva gördükleri zulüm ve gaddarca muamelelerle, günün birinde meydana çıkacak olan tepkiyi de çabuklaştırmaktan geri kalmıyorlardı. Bu tepki elbette vukubulacaktır.” (Buhranlarımız, İz Yayıncılık, Sayfa 165.)

Amerika’nın Kudüs’le ilgili haksız kararına karşı oluşan tepkileri bu tespit üzerinden okumakta yarar var.

HAKSIZLIKTAN YANA OLANLAR

İbrahim Kalın, son günlerde yeniden alevlenen Filistin meselesine de önemle eğiliyor. Mutlaka dikkate almamız gereken cümleler kuruyor. Yazara göre, İslâm - Batı ilişkilerini geren konulardan biri de İsrail’in işgaliyle ortaya çıkan Filistin meselesidir. Amerika’nın başını çektiği Batı dünyası, tartışmasız bir biçimde, haksızlıktan ve zorbalıktan yana olmuştur. İsrail’in Filistinlilere karşı orantısız güç eşliğinde devlet terörü uygulanması, sözde insan hakları savunucularını rahatsız etmiş görünmüyor. Bu büyük bir çelişki olarak önümüzde duruyor.

Amerika’yı hem iyi bilen hem de yakından takip eden İbrahim Kalın, sorunu anlamamızı sağlayacak kıymetli bilgiler veriyor: “Özellikle Amerika’da İslâmofobinin bayraktarlığını yapan isimlerin aynı zamanda İsrail lobisinin etkin isimleri arasında yer alması şüphesiz bir tesadüf değil.” (440) Böylece tekrar aynı noktaya gelmiş oluyoruz: “Filistin’de yaşanan büyük haksızlığa karşı çıkan herkes, derhal teröristleri desteklemekle suçlanır.” (441) Böylece yahudi sorunu hızlı bir biçimde Müslüman sorununa dönüştürülmüştür.

Artık bitirelim. Ben, Öteki ve Ötesi, sadece geçmişi değil, yaşadığımız günleri ve olayları anlamamızı sağlayacak değerli bir çabadır.

Peki, bu hep böyle mi gidecektir? Yapmamız gereken şeylerin listesi, yani vazifelerimiz hayli uzun. Öte yandan, teselli mahiyetinde okuduğum satırlar bunlardır: “Hak, adalet ve eşit temsile dayalı bir dünya tasavvuru olmadan adil ve sürdürülebilir bir küresel düzen kurmak mümkün değildir. Dünyaya Avrupa merkezci, ırkçı ve emperyalist zaviyeden bakanlar, bu tahakküm ve sömürge ilişkisini kurarken insanlık tarihinin en büyük suçlarını da işlediler. Modern tarih, bu bakış açısı ve ona verilen tepkilerin örnekleriyle dolu. Kendi dışındaki varlıklara efendi - köle hiyerarşisi dayatmaya çalışan siyasî ve ekonomik projelerin serencamını biliyoruz.” (454) (Yeni Şafak)