Militarizmden Medet Ummak

09 Şubat 2011 Çarşamba, 00:00

İnsanın hafızasına yer eden, bir paslı çivi gibi hafızasının bir köşesine çakılmış, hiçbir zaman unutamayacağı, unutmak istese de bir türlü silip atamayacağı bazı görüntüler vardır. Benim hafızama yer etmiş, en çarpıcı görüntülerin başında, Fazilet Partisi Milletvekili Merve Kavakçı'nın yemin etmek üzere meclise girdiğinde Bülent Ecevit'in milletvekili yemini bile etmeden kürsüyü işgal edip, "Bu kadına haddini bildirin" diye yırtındığı görüntüler gelir. İkincisi ise bugünlerde günlük bir gazetede aşk ve meşk yazıları yazan Reha Muhtar'ın, 28 Şubat sürecinde çalıştığı televizyon ekranına çıkarak, kendisini paralarcasına Fadime-Emire-Müslüm haberlerini ajite etmeye çalıştığı görüntülerdir.

Türkiye'de hakim paradigma, kendi arzuladığı dünya görüşünü topluma hakim kılabilmek için elinden gelen herşeyi yapar. Bu dönüşümü gerek siyaset eliyle yapar, gerek siyaset dışı güçleri devreye sokarak yapar ve en önemlisi yaptıkları dönüşüm harekatına kılıf uydurabilmek için medyayı bir manivela olarak kullanır.

Türk(iye) insanının iradesini istedikleri gibi çekip çevirme noktasında mahir olanlar, insanımızın oylarını kendilerinin tapulu malı zannedenler her dönemde militarist iradeyi kendilerine bir kalkan yaparak işlerini halletmenin formülünü ararlar. Kendilerini iktidara taşıyacak sivil anlayış dışında ne varsa kullanabilmenin çarelerini bulmaya çalışırlar.

Önceki gün CHP Genel Başkanı Süheyl Batum, uzunca bir süredir sivil otoriteye başkaldırma emareleri göstermeyen, siyasi arenaya müdahale etmeyen ordu hakkında, "Ordu kağıttan kaplanmış. Amerika altını oydu, biz de bir şey zannediyorduk" mealinde bir şeyler söylemiş.

Yani, açıkça demek istiyor ki, "Ordu siyasete müdahale etsin. Cumhuriyet Halk Partisi, normal şartlar altında iktidara gelemiyor. Bu gidişle de sittin sene gelmesi zor. Ordu, bir şeyler yapsın, siyasi arenaya çeki düzen versin. E-muhtıra versin, e-mail muhtıra versin, bir şeyler yapsın"

Askeri vesayet altında bir iktidar nimetinin önlerine konulmasını içlerine sindirebilen arızalı ve sakat bir zihniyet. Bu zihniyet, Türkiye'nin insan hak ve hürriyetlerinin, din ve vicdan hürriyetinin temeline dinamit koyan, sivil iradeye ve sivil otoriteye güven duymayan anlayıştır.

Bu zihniyet, meclisten bir demokratikleşme fırsatı çıktığında, bir karar veya kanun ortaya konulduğunda, koştura koştura bürokratik oligarşinin kapısına yamanan ve bürokratik oligarşinin kendileri lehine vereceği kararlarla iç politikanın dizaynına seyirci kalmayı "siyaset yapmak" sayan zihniyettir.

Bu zihniyet, halkın iradesinin yok sayılmasını, hatta "Dağdaki çobanla, eğitimli birisinin oyunun aynı kefeye konulmamasını" sayıklayacak kadar zıvanadan çıkmış bir zihniyettir.

Bu zihniyet, kendisi gibi düşünmeyenlere "Bidon kafalı", "Göbeğini kaşıyan" hakaretlerini yapan, Türk insanını "Koyun gibi görmekten" çekinmeyen zihniyettir.

Türkiye ne çektiyse bu zihniyetten çekti.... Hala çekmeye devam ediyor.

Şu anda bir seçim sath-ı mailine girmiş bulunmaktayız. Nasip ve kısmet olursa 12 Haziran tarihinde Türk insanı sandıklara giderek yeni bir iktidar tablosunun ortaya çıkmasını sağlayacaklar. Bu dönemde, milletin iradesini yok sayanlar, milleti koyun gibi görenler, askeri vesayete sırtını dayayarak siyaset yapmanın erdeminden ve faziletinden bahsedenler hepsi bir kenara ayıklanacaklar.

Bu millet, kendilerini yok sayarak siyaset yapanlara gerektiğinde Osmanlı şamarı vurmasını da bilir...

(Milli Gazete)