Siyasetin Arka Planı -1-

16 Temmuz 2019 Salı, 11:58

On birinci yüzyılda Batılılar, hazırladıkları Haçlı Orduları ile odak noktası Kudüs olmak üzere İslam Dünyasının merkezine iki yüz yıl (1096-1291) boyunca saldırdılar. Zaten birliğini kaybeden ve büyük sorunlar yaşayan Müslüman Dünya bu saldırılar sebebiyle baş edilmesi çok zor olan kargaşa ve tahribatlarla yüz yüze geldi. Haçlılar, birçok yeri işgal ederek ve uydu devletler kurarak kendileri açısından başarılı sonuçlar aldılar. Ancak Selahaddin Eyyubi, Müslümanları birleştirmek ve yüzyıl sonra Haçlılara büyük bir yenilgi yaşatmak suretiyle Kudüs’ü geri almayı başarınca Haçlılar büyük hayal kırıklığına uğradılar. Çok kapsamlı ve devasa organizasyonlarla sürdürdükleri saldırılarına yüz yıl daha devam ettiler ama iddialarını ve ümitlerini kaybederek ülkelerine dönmek zorunda kaldılar. Sonraki yüz yılda bu kez Doğu Avrupa’daki ilerleyişlerini durdurmak için Bulgaristan sınırları içinde kalan Niğbolu’da Müslümanlarla karşı karşıya geldiler, (1396) yine yenildiler ve geri çekilmek zorunda kaldılar.

Aynı dönemde güneydeki Endülüs ve Sicilya Müslümanlarına yönelik olarak başlattıkları Haçlı Seferleri (Reconquista) ise, dört yüz yıl (1085-1492) sürdü. Önce Sicilya’da, ardından Endülüste, doğudaki yenilginin intikamını almak üzere, bütün Müslümanları soykırıma tabi tutup yok edinceye kadar saldırılarını sürdürdüler. İslamın ve Müslümanların bu bölgelerdeki izlerini tarihten silinceye kadar durmadılar. 

Düşmanlığa rağmen Batı; hem doğuya hem güneye yönelik Haçlı Seferleri sırasında İslam Medeniyetinden derinlemesine etkilendi. Öyle ki; Avrupa’da on beşinci yüzyılda yenileşme ile başlayan ve günümüze kadar varlığını güçlü bir şekilde sürdüren Batı Uygarlığının kurulmasında İslam Medeniyetinin ittirici bir güç olduğunu yalnız Müslümanlar değil pek çok Batılı araştırmacı ve ilim adamı da doğrulamaktadır.

Ancak bu etkinin değerlerden bağımsız ve bilgiyle sınırlı kalmış olması, üzerinde dikkatle durulması ve incelenmesi gereken ilgi çekici bir konudur. Zira son iki yüzyıldır Batı Uygarlığının etkisi altına giren Müslümanlar, değerlerden bağımsız, sadece bilgiyi alma konusunda nasıl davranmaları gerektiğine karar verebilmiş değildirler. Konuyla ilgili tartışmalar canlılığını korumakla birlikte; inanç, ahlak ve kültürel değerlerden bağımsız bilgininin tek başına alınmasının mümkün olmadığı kanaati, büyük ölçüde kabul görmüş bulunmaktadır.

Rönesans ve Reformla başlayan; Sömürgecilik, Aydınlanma, Modernleşme, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi, Kapitalizm, Emperyalizm, Paylaşım Savaşı, Küreselleşme ile devam eden bu uygarlık dindışı düşünceyi tam anlamıyla yansıttığından, sömürgeciliğe dayalı politikaları ile bütün dünyada egemen ve alternatifsiz bir güç olma yolunda ilerlemeyi ana hedef olarak sürdürüyor. Baskın karakteri ile her alanda egemenliği ele geçirmiş bulunmaktadır. En önemli başarıyı ise, kitlelerin zihin dünyasını egemenliği altına almakta göstermiştir. Oluşan zihinsel bağımlılık, yeryüzünün farklı coğrafyalarında yaşayan herkesi ortak düşünce ve davranış kalıpları içine hapsetmiştir. Bunun sonucu olarak, baskı altında kimlik kaybına uğrayan ve yozlaşan yeryüzündeki farklı kültür ve medeniyetler birer birer tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakıldı.

Yaşayan Batı uygarlığı da mirasçısı olduğu Grek ve Roma uygarlıkları gibi Allah’ı ve yaratılışı reddeden inancı temel çıkış noktası olarak kabul etmektedir. İslam’ın aksine, insanların eşit olmadığı tezinden hareketle beyaz ırkın üstünlüğünü temel alan ırklar teorisini ileri sürmüştür.  Üstün beyaz ırkı sömürmeye, aşağı sarı ve siyah ırkı sömürülmeye mahkûm sayan bu teoriye göre, dünyanın kaynaklarına sahip olma hakkı da sadece üstün ırka aittir. Buna göre, Avrupalı beyaz ırkın dünyaya egemen olması, doğal, hatta bilimsel bir sonuçtur. On dokuzuncu yüzyılda oluşturulan sosyal bilimler büyük ölçüde bu teoriye bilimsel bir kılıf kazandırma çabasının eseridir. Sömürü düzeninin meşruiyet kazanmasında, yaygınlaşmasında ve kalıcı hale gelmesinde bu bilimlerin etkisi oldukça fazladır.

On beşinci yüzyılda başlayan, giderek gelişen, güçlenen ve zirveye tırmanan sömürü düzeninin çağdaş sürümü küreselleşme, ırklar teorisine yeni boyutlar katmaktadır.  Doğal Ayıklanma Kuramının “güçlü, yaşamını sürdürür, güçsüz elenir” varsayımını Dünya Düzenini şekillendirmekte daha etkin biçimde kullanmaktadır. Dindışı modern felsefeye dayanan küreselleşme, güçlüler için düşlenen sahte dünya cennetinin yükünü, güçsüzlerin sırtına yüklemekte her hangi bir değişikliğe gitmemiştir. Adaletin yerini gücün aldığı bu yaklaşım, dünya nüfusunun çeyreğine bile sahip olmayan Batı Ülkelerinin, dünyanın geriye kalan büyük çoğunluğunda kurduğu sömürü düzeni küreselleşmeyle daha yanıltıcı söylem ve uygulamalara kavuşmuştur.

Materyalist-pozitivist temelli dünya düzeninin tahribatına karşılık hak ve adaleti egemen kılacak ve umutları yeşertecek İslam’dan başka bir imkan yoktur. Ama İslam, Müslümanların içine düştüğü zaaflar nedeniyle işlevini yitirmiş ve etkisizleşmiş bir durumdadır. Güçlü teori, tecrübe, birikim, direnç ve dinamizmine rağmen atıl haldedir. Elbette günümüz Müslümanlarının insanlığın sorunlarını çözmek üzere İslamı gündeme etkin bir şekilde taşımaları, hem dinî hem insanî bir yükümlülüktür. İnsanlığın buna şiddetle ihtiyacı olduğuna kuşku yoktur. Bunun için, Müslümanların temel ve öncelikli görevi; ilkelerden sapmadan İslam’ın ortaya koyduğu çözümleri özgün ve kapsamlı projeler halinde gün yüzüne çıkarmak olmalıdır.

Bu çerçevede, İslam’ın bütünlüğünün korunması büyük önem taşımaktadır. Zira parçacı, ertelemeci, tedrici anlayış ve yöntemler; “ikmal edilmiş dini” bağlamından koparmak, açık ve net hedeflerinden saptırmak için kullanılmaktadır. Özellikle içeriden ve dışarıdan müdahalelerin iyice yoğunlaştığı son iki yüzyıllık dönemde İslamla Müslümanlar arasında baş gösteren ve inancı zedeleyen uyumsuzluklar/çelişkiler, hem muhtevanın yorumlanmasında hem de yöntemde yanlışları beraberinde getirmiştir. Bundan dolayı, zihinleri rehin alan egemen sömürgeci kültürün yanıltıcı çözümleri ile kişi ve toplumlar oyalanmaktadır. Bütün gelişmelerin sömürü düzenini güçlendirmekten başka işe yaramadığı bir kez daha anlaşılmıştır. (İslamianaliz)